
Aziz Şah – Kıbrıs Cumhuriyeti kontrolündeki bölgede Genel Hastane’deydim…
Koridorlardan ve bekleme salonlarından geçerken gözümde Nalbantoğlu hastanesi canlandı.
-Neye tanık oldum bilir misiniz?
-Ayrılıkçı-ilhakçı Kıbrıslı Türk Liderliği ve Türkiye tarafından gasp edilen yaşam hakkımıza!
Koridorlar boş. Yığılma yok. Kargaşa yok. Bağırma çağırma yok. Sıra kavgası yok. Bölümde hasta yok ama memur yerini terk etmemiş. Hastası olmayan doktor yerinde bekler. Otobüslerle hastaneye yığılan kamuflajlı askerler yok. İlaç vardı yoktu yok. Acilin kapısında savaş yok. Kuyruk yok.
Küçük bir Anadolu kasabası ve askeri kışla havası veren Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesi’ne her gittiğimde tanık olduğum ne varsa Kıbrıs Cumhuriyeti kontrolündeki Lefkoşa Genel Hastanesi’nde yok.
-Bilirsiniz, Nalbantoğlu “kahraman”larımızdandır!
Türkçe ve Rumca konuşan Kıbrıslılar etnik temelde ayrıştırılsın diye “varoluş mücadelesi” verenlerdendir…
21 Ocak 1958’de Türk Lisesi’nin kapısına ve duvarlarına “Zito Enosis”, “Zito Makarios”, “Zito Grivas” ve “Zito EOKA” sloganları yazılmıştı.
Bunun üzerine öğrenciler Türk bayraklarıyla miting yaparlar. Miting olaylı geçer, öğrenciler yaralanır, 11 kişi tutuklanır.
Kıbrıs Türk’tür Partisi Genel Sekreteri Osman Örek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bir protesto telgrafı çeker.
O sırada Ankara’da bulunan ayrılıkçı Dr. Küçük,
-“Rumlar hangi cüretle Türk Lisesi’nin duvarlarına bunları yazabilir… Artık sonuna kadar mücadele edeceğiz, ya taksim ya ölüm” der.
Yıllar sonra Tacit Atai, Türk Lisesi’nin duvarına sloganları Nalbantoğlu’ndan aldığı emirle kendisinin yazdığını açıklar…
Aynen Bayraktar ve Ömerge Camileri için “Kıbrıs’ta cami yaktık” ve “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” diyen Özel Harp Dairesi Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun itiraf ettiği gibi!
Türk Lisesi provokasyonundan 6 gün sonra ise bildiğiniz gibi emperyalizmin tetikçisi Özel Harpçiler tarafından Kıbrıs’ı bölmek için örgütlenen onlarca provokasyondan biri olan 27-28 Ocak 1958 olayları gerçekleşir. Bu olaylarda ölen yedi masum insan için Denktaş o meşhur sözünü söyler:
-“Bu ölüler bize lazımdır. Dünyaya sesimizi bu ölülerle duyuracağız”…
“Ya taksim ya ölüm” ve “Bu ölüler bize lazımdır” ideolojisiyle yürütüldü etnik ayrılıkçı ve ırkçı ayrımcı ilhak siyaseti.
İngiliz’in kışkırtmasıyla belediyeler ayrıldı…
“Türk’ten Türk’e” diyerek pazar, futbol, sendikalar zorla ayrıldı, ayrı ticaret odası ve bayilikler kuruldu…
Dr. Küçük’ün çok ironik bir yazısı vardır 1950 senesinde… Rum futbol hakemlerinin taraflı davrandığını söyleyerek Çetinkaya’nın Kıbrıs Futbol Ligi’nden çekilmesi gerektiğini söyler. Yazının yayınlanmasından birkaç ay sonra “Rum futbol hakemlerinin hakkını yediği” Çetinkaya Kıbrıs şampiyonu olur!
-“Nefsimiz incinmesin” der Dr. Küçük, Rum hakemlerin “hakkımızı yemesi”ne karşı “federasyonu terk edelim”… Ama şampiyon olur Çetinkaya terk etmediği federasyonda!
-“Nefsimiz incinmesin” diye önce ortak futbol federasyonunu, sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ni terk ettik!
Hastaneleri, belediyeleri, futbolu etnik temelde ayırdıktan, sendika üyelerini vurarak ve öldürerek 1958 terör dalgası ile ‘işçi sınıfı’nı Türkleştirdikten sonra, ortak cumhuriyetimiz “Kipriaki Dimokratia”yı, yani Kıbrıslı Cumhuriyeti’ni terk ettik, “Geçici Merhale Planı”yla!
Denktaş-Küçük Liderliği’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni nasıl terk edeceğini planladığı “Geçici Merhale Planı” ne zaman kaleme alındı bilir misiniz?
-Cumhuriyet’in kuruluşundan iki buçuk ay sonra!
16 Ağustos 1960’ta kurulduğuna göre Cumhuriyet, Ekim ayının sonunda Denktaş-Küçük liderliği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin nasıl terk edileceğini planladıkları “Geçici Merhale Planı”nı hazırladılar.
-Aceleleri vardı, olmaya da Kıbrıslı Türk toplumu Cumhuriyet yurttaşı olarak insan haklarının tadına varır…
Geçici Merhale Planı’nda Dr. İhsan Ali, Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in “susturulması” gerektiği yazar, planı uygulayabilmek için!
Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin kontrolündeki özgür bölgede Genel Hastane’de dolaşırken Dr. Küçük’ün deyimiyle “nefsim incindi”, kendimi insan gibi hissettim…
Nalbantoğlu Hastanesi 1971’de ABD’ye Karava ve Yeralokko’da verilen casusluk tesisleri karşılığında US-AID’in hibesiyle yapılmaya başlandı. O zamanlar Kıbrıslı Türklerin nüfusu 100.000 civarındaydı, bugün Nalbantoğlu 2 milyon insana bakar…
Nalbantoğlu’na gittiğimde kendimi mezbaha kapısında bekleyen koyun gibi hissederim. Kuyruk, bağırtı, itiş kakış ve ölen öldüğüyle kalır…
Geçtiğimiz günlerde önce 9 yaşındaki Chinyere Olivia Ojoagu, ardından da müzik insanı Ahmet Akarsu “hiçbir şeyin yok” denilerek acilden gönderildikten sonra öldüler.
Çok yazdım böyle haberleri geçmişte. Hastaneden “tamamdır” denilerek taburcu edilen 10 yaşındaki Atlas Rüstemoğlu birkaç saat sonra öldü, acilin kapısında beklerken 8 yaşındaki Meryem Ceren öldü, 2 yaşındaki Kadir Erkin de öldü. Sonra bebeklerin mamalarına alkol karıştı…
Kıbrıs’ın özgür bölgesinde Genel Hastane’de dolaşırken tek bir şey düşündüm:
-Ayrı belediyeler, ayrı hastaneler, ayrı devlet diyerek Denktaş-Küçük liderliğinin ve Türk işgal rejiminin GASP ETTİĞİ YAŞAM HAKKIMIZ.
