
Kıbrıs, 1955. Castro’nun hayranlık duyduğu, Pan-Afrikacıların desteklediği ve IRA’nın omuz omuza mücadele ettiği sömürgecilik karşıtı devrim.
1955-1959 mücadelesi Kıbrıs halkının kanıyla yazıldı. Ancak yankıları adanın çok ötesine ulaştı. Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA), en güçlü döneminde sayıları ancak birkaç yüzü bulan bir kuvvetle Britanya sömürge yönetimine karşı gerilla savaşı yürüttü. Daha zayıf silahlara sahiptiler, sayıca azdılar ve sıkıyönetim altında faaliyet gösteriyorlardı. Silahlar yetersiz kaldığında ise kendi imkânlarıyla üretmek zorunda kaldılar; ev yapımı tüfeklerden doğaçlama havanlara kadar uzanan bu çaba, kıtlığı dünyanın dört bir yanındaki gerilla hareketlerinin incelediği bir derse dönüştürdü. Mücadeleleri, Kwame Nkrumah’ın Gana’sından Castro’nun Küba’sına, Cezayir’in FLN’sinden İrlanda’nın IRA’sına kadar uzanan yirminci yüzyılın en etkili sömürgecilik karşıtı hareketleri ve şahsiyetleri tarafından izlendi, takdir edildi ve aktif biçimde desteklendi.. Onların hikâyeleri, tarihin nadiren anlattığı biçimlerde EOKA’nın hikâyesiyle iç içe geçmiştir. İşte bu, o hikâyedir.
İlk Sözler, Son Sözler
EOKA’nın ilk bildirisi 1 Nisan 1955’te yayımlandığında, merkezindeki kelime kurtuluştu. Bildiri, Kıbrıslıları “Britanya boyunduruğundan” kurtulmaya çağırıyor, dünyaya “uluslararası diplomasinin adaletsiz ve korkak olması hâlinde Kıbrıslı ruhunun cesur olduğunu” göstermeye davet ediyor ve özgürlüğün “kendi ellerimiz ve kanımızla” kazanılacağını ilan ediyordu. Ardından, İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığını iddia ederken halkları sömürge yönetimi altında tutmaya devam eden devletlere doğrudan sesleniyordu: “20. yüzyılda bir milletin özgürlüğünü kazanmak için kan dökmek zorunda kalması bir utançtır; oysa özgürlük, sizin safınızda uğruna savaştığımız ve sizin de Nazizm ile Faşizme karşı savaştığınızı söylediğiniz kutsal bir nimettir.”
9 Mart 1959 tarihli ateşkes bildirisi ise, mücadelenin başından beri neyi hedeflediğini teyit ederek başlıyordu: “1 Nisan 1955’te devrimci kurtuluş hareketinin bayrağı, ilan edilmiş tek bir amaçla, Kıbrıs’ın kurtuluşu için yükseltildi. ” Ardından savaşçılara, “Kıbrıs destanının yıkıntıları ve külleri üzerinde genç Cumhuriyetin yeni yapısını inşa etme” çağrısında bulunuyordu.
İlk bildiriden son bildirgeye kadar kullanılan dil değişmedi: sömürge yönetiminden kurtuluş, Faşizm ve Nazizme meydan okuma, işgal altındaki bir halk için onur ve nihayetinde bir cumhuriyet. Kendi kaderini tayin hakkı, bir halkın kendi siyasal geleceğini belirleme hakkı, 1950’lerin ortasında Küresel Güney’in temel talebiydi. Birleşmiş Milletler Şartı’nda güvence altına alınan bu ilke, dönemin ortak siyasal diliydi. EOKA bu bayrağı yükselttiğinde, dünya bunun ne anlama geldiğini biliyordu.
Kıbrıslı köylüler, işçiler ve farklı siyasi çizgilerden insanlar mücadeleye katıldı. Tek istisna AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) oldu. Britanya sömürge yönetiminin Kıbrıs Komünist Partisi’ni yasaklamasının ardından ortaya çıkan AKEL, yönünü kaybetti ve Kıbrıs tarihinin her kritik döneminde halktan ayrı bir tutum benimsedi. Resmî olarak 1967’ye kadar Enosis’i desteklemesine rağmen, sömürge yönetimine karşı silahlı direnişe karşı çıktı ve halk kitlelerine sırt çevirdi. Parti hiçbir zaman resmî bir özeleştiri yapmadı. Kendi önde gelen isimlerinden Andreas Fantis ve Andreas Ziartidis de dâhil olmak üzere, bu utancı taşımak istemeyen birçok kişi, yıllar sonra AKEL’in sömürgecilik karşıtı silahlı mücadeleden uzak durmasının ve EOKA’ya yönelik düşmanlığının ahlaken yanlış, siyaseten bedeli ağır olduğunu ve yalnızlığa yol açtığını şahsen kabul etti.
Tüm Kıbrıslılar İçin Bir Mücadele
EOKA, Temmuz 1955’te Kıbrıslı Türk mahallelerinde dağıtılmak üzere, daha sonra gelecek birçok bildirinin ilki olan Türkçe bildiri ve broşürleri yayımladı. Bunlardan ilki, mücadelenin onlara karşı değil, Britanyalılara karşı yürütüldüğünü ilan ediyordu. Bildiride, EOKA’nın onları gerçek müttefikleri olarak gördüğü, onlara yönelik niyetlerinin temiz olduğu ve canlarını, onurlarını ya da mallarını tehlikeye atacak hiçbir davranışa müsamaha gösterilmeyeceği güvence altına alınıyordu. Operasyonel açıdan mümkün olduğu sürece EOKA, sömürge yönetiminde çalışanlar ve kendisine karşı görevlendirilen sömürge polis teşkilatındaki personel de dâhil olmak üzere Kıbrıslı Türkleri hedef almaktan kaçınmak için elinden geleni yaptı.
EOKA’nın mücadelesine yardım eden Kıbrıslı Türkler de vardı ki bu, adanın toplumsal dokusu ve Kıbrıslı Türklerin kısmen Hristiyan ve Müslüman kökenlerden gelen Linobambaki mirası göz önünde bulundurulduğunda o kadar da şaşırtıcı değildir. Hatta 1950’deki Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi) referandumunda Enosis lehinde oy kullanan Kıbrıslı Türklerin de bulunduğu kayıtlara geçmiş gerçek, sömürge yönetiminin “böl ve yönet” siyasetinin silmek için büyük çaba harcadığı ortak değerlere işaret etmektedir. Ortak mücadele anlayışını hiç kimse, “Bu toprak, onu işleyenlerindir; ister Kıbrıslı Rum ister Kıbrıslı Türk olsun.” diyen EOKA liderlerinden Kyriakos Matsis kadar açık ifade etmedi. Matsis, 19 Kasım 1958’de, 32 yaşındayken, Britanya kuvvetlerine teslim olmayı reddettikten sonra öldürüldü. Kelimenin her anlamıyla mevziini koruyarak öldü.
Bu ortak mücadele vizyonu yalnızca Kıbrıslı Rumlarla sınırlı değildi. Yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden ve komünistlerinden biri olan Nazım Hikmet, Kıbrıslı Türklere mektuplar yazarak onları sömürgecilik karşıtı mücadeleye katılmaya çağırdı. Dahası, bir adım daha ileri giderek onlardan Enosis’i de desteklemelerini istedi. Türk edebiyatı geleneğinin en çok saygı gören sesi olan Nazım Hikmet’in kurtuluş mücadelesinin yanında yer almış olması, bu mücadelenin etnik sınırların ötesinde neyi temsil ettiğine işaret etmektedir.
22 Ekim 1958’de, henüz 19 yaşındaki Panayiotis Toumazos, bir pusuya girmeden önce cebine bir zeytin dalı koydu. Şöyle dedi: “Eğer düşersem, Britanyalılar onu bulsun ve adil bir barış için savaştığımızı öğrensin.” Düştü. Britanyalılar onu buldu.
Kıbrıslı devrimciler sömürgecilik karşıtı mücadelede canlarını verirken, Britanyalılar diğer birçok sömürgesinde başvurdukları aynı yönteme başvurdu: böl ve yönet. Kıbrıslı Türk ayrılıkçı liderliği, ilerici Kıbrıslı Türkleri baskı altına almak ve adada terör estirmek amacıyla, Britanyalı sömürgeciler ve Türkiye tarafından desteklenen, yönlendirilen ve silahlandırılan TMT terör örgütünü kurdu. Bununla birlikte, nüfusun yerinden edilmesini veya ortadan kaldırılmasını gerektiren etnik ayrılık vizyonu olan Taksim’i benimsediler. Amaçları, Kıbrıs halkının, işçi sınıfının ve ilerici güçlerin ayrıştırılmasıydı.
Afrika, Bandung ve Kıbrıs Mücadelesi
Eylül 1959’da Gana Bayındırlık Bakanı Krobo Edusei, özellikle EOKA’nın askerî lideriyle görüşmek üzere Atina’ya gitti. Edusei sıradan bir isim değildi; Aşanti kökenli bir siyasal aktivist, sosyalist Convention People’s Party’nin bir üyesi ve Gana’nın bağımsızlığının kurucu önderi, Bağlantısızlar Hareketi’nin mimarlarından biri ve Pan-Afrikanizmin en önemli kuramcılarından biri olan Kwame Nkrumah’ın hükümetinde bakandı. Nkrumah daha sonra Lenin Barış Ödülü’nü alacaktı.
Yunan gazetesi Eleftheria, bu görüşmeyi 12 Eylül 1959’da haberleştirdi. Edusei, hükümeti ve halkı adına, “yenilmez özgürlük savaşçısı Digenis”i ziyaret etme arzularını dile getirmek ve başarılarına duydukları hayranlığı iletmek için geldiğini söyledi. EOKA’nın askerî lideri, kendisine gösterilen bu onurdan duyduğu memnuniyeti ifade etti, Edusei’den özgürlüklerini mücadeleyle kazanmalarından dolayı Gana hükümeti ile halkına en içten tebriklerini iletmesini istedi ve ortak çabayla bütün boyunduruk altındaki halkların en yüce değere, özgürlüğe kavuşmasını temenni etti. En dostane selamlarının Gana Başbakanı’na iletilmesini de rica etti. O Başbakan Kwame Nkrumah’dı. Bu mesaj her iki taraf için de karşılıksız kalmadı.
EOKA’nın siyasi lideri Başpiskopos Makarios da aynı dünyanın bir parçasıydı. Kıbrıs henüz bağımsızlığını kazanmadan önce bile, Hindistan’dan Nehru, Endonezya’dan Sukarno ve Mısır’dan Nasır ile birlikte, sömürgecilik karşıtı dünyanın kurucu toplantısı olan 1955 Bandung Konferansı’na katılmıştı. Daha sonra, Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın yeni bağımsızlığını kazanmış devletlerini bir araya getiren Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucu isimlerinden biri oldu. Yakın ilişkiler sürdürdüğü Afrikalı kurtuluş önderleri arasında Kenya’daki Mau Mau kurtuluş hareketinin lideri Jomo Kenyatta, Tanzanya’dan Julius Nyerere ve Zambiya’dan Kenneth Kaunda vardı ve adı kıtanın dört bir yanında sömürge yönetimine karşı mücadele edenler arasında biliniyor ve saygı görüyordu.
Hücreler, Mektuplar ve Dayanışma: Castro, Camus, IRA ve Devrimci Dünya
10 Mayıs 1956’da, 23 yaşındaki Michalis Karaolis, Lefkoşa Merkez Cezaevi’nde Britanya makamları tarafından idam edilen ilk EOKA mensubu oldu. Bu infazın amacı halka gözdağı vermek, direnişin bedelini göstermekti. Ancak sonuç tam tersine oldu.
Cezayir doğumlu Fransız Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus, darağacının neyi temsil ettiğini çok iyi kavramıştı. Karaolis’e merhamet gösterilmesini talep etmek amacıyla bizzat Kraliçe II. Elizabeth’e mektup yazdı. Camus’ye göre Kıbrıs yerel bir anlaşmazlık değil, daha büyük bir sistemin belirtisiydi ve adayı Britanya ve Batı emperyal gücünün ileri bir uçak gemisi gibi işleyen bir üs olarak tanımlıyordu. Yirmi üç yaşındaki bir gencin idamı adalet değildi. Akdeniz’in kime ait olduğunu gösteren bir güç gösterisiydi.
1959 yılında Fidel Castro, doğrudan EOKA’nın askerî komutanı Albay Grivas’a bir mektup yazdı. Mektup son derece açıktı: “Albay, mücadeleniz beni büyüledi ve aynı zamanda kendi vatanımın özgürlüğü için bir örnek teşkil etti. En içten tebriklerimi sunarım. Demokrasi ile Adalet’in sonunda dünyada hüküm sürmesini diliyorum.” Bu, Batı’nın kabul edilebilir ve kabul edilemez kurtuluş hareketleri arasında keskin çizgiler çizdiği Soğuk Savaş dönemiydi. Buna rağmen, Küba Devrimi’nin mimarı EOKA’nın kendisine yolu gösterdiğini açıkça ilan ediyordu.
Bask kurtuluş hareketi ETA’nın kurucuları, daha zayıf silahlara sahip küçük bir halkın bir sömürgeci gücü diz çöktürebileceğinin canlı kanıtı olan EOKA’dan doğrudan esinlendi. İlk yıllarda Julen Madariaga, “ETA yakında EOKA’dan daha iyi tanınacak.” diyerek hayranlığını dile getirdi. Bu söz, yeni kuşak silahlı hareketlerin Kıbrıs mücadelesine duyduğu hayranlığı ve kendilerini ölçerken esas aldıkları ölçütün bu mücadele olduğunu ortaya koymaktadır.
Hapishanelerde kurulan bağlar, uluslararası dayanışmanın belki de operasyonel açıdan en somut ifadesiydi. Wormwood Scrubs ve Wakefield hapishanelerinde tutuklu bulunan EOKA savaşçıları, hapsedilmiş IRA üyeleriyle karşılaştı. Birlikte ortak bir firar planı hazırladılar ve İrlandalılardan biri olan Seamus Murphy gerçekten de kaçmayı başardı. Firar planlarının ötesinde, derin dostluklar kuruldu. Gerilla taktikleri, tarihsel analizler ve siyaset felsefesi hücreler arasında dolaştı. Orada, IRA’nın daha sonra farklı kollarına önderlik edecek iki isimle de tanıştılar: Marksist cumhuriyetçi geleneği temsil eden Cathal Goulding ve Katolik cumhuriyetçi geleneği temsil eden Seán Mac Stíofáin.
O hücrelerde ayrıca, atom sırlarını Sovyetler Birliği’yle paylaşma kararı Soğuk Savaş’ın seyrini değiştiren nükleer fizikçi Klaus Fuchs da bulunuyordu. Adanmış bir komünist olan Fuchs’un, diğer mahkûmlara Kıbrıs davasının haklılığına gerçekten inandığını söylediği aktarılmaktadır.
Dayanışma Politikaya Dönüştüğünde
EOKA’nın sömürgecilik karşıtı dünyada gördüğü destek, mektuplarla, hapishane hücreleriyle ve diplomatik ziyaretlerle sınırlı değildi. Bu destek, safların açıkça belirlendiği Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun kürsüsüne kadar ulaştı; bir tarafta emperyalist güçler ve onların kukla rejimleri, diğer tarafta ise Üçüncü Dünya ve sosyalist devletler vardı. Kıbrıs meselesinin Birleşmiş Milletler’de görüşülüp görüşülmemesine ilişkin oylamalar, dünyanın güç yapısının bir haritası hâline geldi.
Üçüncü Dünya ve sosyalist hükümetlerin desteği, Britanya ile Türkiye’nin bugün de devam eden EOKA’nın mücadelesini terörizm olarak gösterme çabası yürüttüğü bir dönemde, EOKA’nın mücadelesine uluslararası meşruiyet kazandırdı. Kıbrıslılar 1960’ta nihayet cumhuriyetlerine kavuştuklarında, bu uluslararası dayanışma da bunu mümkün kılan etkenlerden biriydi. Ancak Kıbrıs’ın kısa sürede keşfedeceği gibi, bağımsızlık egemenlikle aynı şey değildi.
Bağımsızlıktan Sonra: Egemenlik Mücadelesi Devam Ediyor
Kıbrıs, EOKA’nın mücadelesinin bir sonucu olarak 16 Ağustos 1960’ta resmen bir cumhuriyet hâline geldi. Eylül 1961’de Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucularından ve önderlerinden biri oldu. Kâğıt üzerinde sömürge dönemi sona ermişti. Ama gerçekte sona ermemişti.
Yeni devlet, başından itibaren sakatlanmış bir yapı olarak doğdu; dışarıdan dayatılmış etnik bakımdan ayrılmış bir anayasa, yabancı güçlere askerî müdahale hakkı tanıyan antlaşma hükümleri ve adada kalmaya devam eden Britanya üsleriyle. Makarios tutumunu açıkça ortaya koydu. 1964’te yakın dostu Cemal Abdülnasır’ı Mısır’da ziyaret ederken, “Hiçbir yabancı üs istemiyoruz. Yunan üsleri istemiyoruz, Türk üsleri istemiyoruz, Britanya üsleri istemiyoruz, NATO üsleri istemiyoruz, hiçbir üs istemiyoruz.” dedi. Sömürgecilik karşıtı dünya için bu diplomatik bir açıklama değildi. Bu, kendilerinden birinin ilkesel bir beyanıydı.
İlk Kıbrıs Parlamentosu’nda, Cezayir’in FLN’sini kınamayı reddedenler, bir zamanlar EOKA saflarında yer alan Kıbrıslı Rum milletvekilleriydi. Kıbrıslı Türk milletvekilleri ise, toplumlarını kontrol eden ve baskı altında tutan ayrılıkçı liderliğin kontrolü altında hareket ettikleri için, aynı dayanışmayı göstermedi. Bu tutum, Türkiye’nin 1955’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gündemine “Cezayir meselesi”nin alınmasına karşı oy verirken benimsediği tutumu yansıtıyordu. Bu oy, Fransa’nın Cezayir’deki sömürge yönetimini uluslararası denetimden korumaya yardımcı oldu ve bir milyondan fazla Cezayirlinin hayatına mal olan savaşın uzamasına katkıda bulundu.
EOKA sona ermiş olsa da TMT, bağlantısız Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ve onu savunanlara karşı yürüttüğü kampanyayı sürdürdü. Kıbrıs’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü destekleyen ilerici Kıbrıslı Türkler, TMT’nin tehdit ve şiddetine maruz kaldı. Öldürülenler arasında, Halk Partisi’nin kurucuları ve Cumhuriyet gazetesinin ortak sahipleri olan gazeteciler Ayhan Hikmet ile Ahmet Muzaffer Gürkan da vardı. Cinayetlerinin ardından hem Halk Partisi hem de Cumhuriyet gazetesi kapatıldı. Öldürülenler arasında ayrıca, TMT’nin Türk Kıbrıslıları zorla enklavlaştırmasına karşı çıkan Kıbrıslı Türk komünist Derviş Ali Kavazoğlu da bulunuyordu. Türk Kıbrıslı siyasi lider İhsan Ali ise Birleşmiş Milletler’e gönderdiği yazışmalarda Türkiye’nin Kıbrıs politikasını saldırgan olarak nitelendirdi.
Ağustos 1964’te Türkiye, Dillirga bölgesinde, CIA’in Küba’ya karşı Domuzlar Körfezi Harekâtı’ndan doğrudan esinlenen bir askerî harekât başlattı. Türkiye’de öğrenim gören Kıbrıslı Türk üniversite öğrencileri silahlandırıldı ve eğitildi, ardından Cumhuriyet’e karşı savaşmaları için gizlice Dillirga’ya sevk edildi. Türk hava kuvvetleri hava desteği sağladı. Kıbrıslı sivillerin üzerine napalm bombaları atıldı. Bu, gerçekten bağlantısız bir politika izleyen bir cumhuriyete karşı NATO üyesi bir devletin gizli rejim değiştirme taktiklerini uygulamasıydı.
Nasır, Filistin de dâhil olmak üzere daha geniş Arap davasını savunurken ve Mısır’a yönelik Britanya ve Fransa saldırıları sırasında İsrail’le karşı karşıya gelirken, EOKA savaşçılarının Britanya uçaklarına saldırması, pusu kurması ve Mısır’a yönelik askerî operasyonlarda üs olarak kullanılan Kıbrıs’taki Britanya ve Fransa kuvvetlerinden silah ele geçirmesiyle EOKA’nın dayanışmasını gördü. O da buna karşılık, TMT’ye karşı savaşan Kıbrıslılara silah gönderdi. Böylece dayanışma somut bir biçim kazandı.
Ardından, Aralık 1964’te, Türk savaş uçaklarının Kıbrıslı sivillerin üzerine napalm bombaları atmasından yalnızca dört ay sonra, Che Guevara Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıktı ve şöyle dedi: “Barış içinde bir arada yaşama ilkesi, Türkiye Hükûmeti ile NATO’nun baskıları nedeniyle Kıbrıs’ta da acımasızca sınanmış, Kıbrıs halkını ve hükûmetini egemenliklerini savunmak için kahramanca ve kararlı bir duruş sergilemeye zorlamıştır.” Bu, çoktan geride kalmış bir mücadeleye yöneltilmiş romantik bir selam değildi. Bu, Che’nin, gerçek zamanlı olarak, bir NATO üyesinin küçük bir cumhuriyete yönelik askerî saldırısına tepki göstermesi ve onun var olma hakkını savunmasıydı.
EOKA resmen 1959’da sona ermişti. Ancak savaşçılarından bazıları, genç cumhuriyetin henüz bir ordusu yokken ve içeriden örgütlü terörist şiddete maruz kalırken silahlarını bırakamadı. Doros Elia da onlardan biriydi. Eski bir EOKA savaşçısı olan Elia, daha sonra Kızıl Bereliler’e (Kokkinoskoufides) önderlik etti. Kızıl Bereliler, yabancı güçlerin denetimindeki TMT’yle ve Türkiye ile Britanya’nın himayesi altında faaliyet gösteren güçlerle karşı karşıya gelen sosyalist silahlı bir oluşumdu. Yirmi yedi yaşında Beşparmak Dağları’nda TMT’ye karşı direnişe önderlik etti. Kurtuluş için savaşmıştı. Şimdi ise onu muhafaza etmek için savaşıyordu.
Bütün Bunların Anlamı
2025’te Britanya’nın savaşlarının tarihine adanmış bir müze olan Imperial War Museum, tarihinde ilk kez sömürgecilik karşıtı bağımsızlık hareketlerine adanmış bir sergiyi aynı anda üç mücadeleye ayırdı: Malezya, Kenya ve Kıbrıs’ın bağımsızlık mücadeleleri. Üç halk, üç kıta, tek imparatorluk, tek hikâye.
EOKA’nın örneğinin etkisi geçmişle sınırlı kalmadı. 2019’da, Filipinler Komünist Partisi ile dünyanın en uzun soluklu komünist gerilla hareketi olan Yeni Halk Ordusu’nun kurucusu ve tarihin en önemli komünist önderlerinden biri olan Jose Maria Sison’la tanışma fırsatı buldum. Kıbrıslı olduğumu öğrenince bana söylediği ilk sözler şunlar oldu: “Savaşçılarımıza EOKA’yı ve onun gerilla savaşı taktiklerini öğrettik.” Filipinler’in dağlarından Kıbrıs’ın dağlarına uzanan bir çizgi.
Sömürgecilik karşıtı mücadeleler işte bunu yapar. Sınırları aşar, birbirini bulur ve onlara karşı çıkanların yazdığı tarihin içine hapsedilmeyi reddeder. Panafrikancılar, Küba devrimcileri, Cezayirli milliyetçiler, İrlandalı cumhuriyetçiler EOKA’nın ne olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymuyordu. Onlar zaten biliyordu. Kıbrıs toprağını işgal edenler ve her yerdeki işgalciler ile sömürgeciler gibi kurtuluş savaşçılarına terörist diyenler de bunu duydu. Mücadele hâlâ konuşuyor. Ve bazıları onun konuşmamasını tercih ederdi.
Belki de anlamının en açık ölçüsü budur. Tarihin konuşmasına her zaman izin verilmez. Ama bazen onu yaşayanlar tam olarak neye tanıklık ettiklerini biliyordu. Cebinde bir zeytin dalı taşıyan bir delikanlı. Bu toprağın onu işleyenlere ait olduğunu söyleyen bir gerilla. Britanya hapishanesindeki, başkalarının özgürlüğünün haklılığına inanan bir fizikçi. Havana’da, “Bana yolu siz gösterdiniz.” diyen bir devrimci.
Kıbrıs dünyaya bir devrim armağan etti. Dünya da yumruğunu kaldırdı.
Oz Karahan
Kıbrıslılar Birliği Başkanı
Halkların Uluslararası Mücadele Birliği (ILPS) Başkan Yardımcısı
