Hala bozulmayan tek ant

Şener Levet – Bir yeni yıl takvimi…

Bir ucunda Türk bayrağı…

Bir ucunda KKTC bayrağı…

Kıbrıs Türk Mücahitler Derneği’nin takvimi…

Derneğin amblemlerinde bir Kıbrıs haritası, uluyan bir kurt, zeytin yapraklarından bir taç, ay-yıldız ve iki eğri kılıç var…

2020 yılında herkese sağlık, mutluluk, esenlik ve başarı diliyor.

Benim ilgimi çeken arka iç kapak…

Renkli…

Tam sayfa…

Bir Türk bayrağı…

Onun üstünde yeşil kaplı Kuran…

Kuran’ın üstünde bir tabanca…

Ve tabancanın üstünde bir el…

Beyaz gömlekli bir el…

Bu el kimin?

Her kim ise ant içiyor…

Andı şu:

“Kıbrıs Türkünün yaşayış ve hürriyetine, canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk Milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi, canımdan aziz bilip sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerimi, işittiklerimi, hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezasının ölüm olacağını biliyorum.

Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir ve ant içerim.”

***

O meşhur ant böyle içilirmiş meğer işte…

Metnin yazarı kim bilmiyorum…

Denktaş’ın kaleminden de çıkmış olabilir…

“Mukaddesat” sözünü sanırım toplumumuzda en çok kullanan o…

Ne demek mukaddesat?

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre şu demek:

Kutsal sayılan inanç ve davranışlar…

Mahkemede kendi avukatlığımı üstlendiğim sıralarda tanıklık yapmaya gelen Rauf Denktaş’a sormuştum:

-TMT’deki göreviniz nedir? Lider mi?

-Ben lider değildim, dedi…

-Peki neydi?

-İstihbarat subaylığı!

Yine mahkemede sevgili Arif Hoca’ya da sordum bu soruyu…

-Ben korkutma ekibindeydim, dedi…

Adam dövmez ve adam vurmazdı…

Benden onbeş yaş büyük olan abim Mustafa Tangül de TMT’deydi…

İlk üyelerden…

Türkiye’ye eğitime gidenlerden…

O da adam dövmez ve adam vurmazdı…

Köylerde öğretmen, dağlarda ise komutandı…

O da yeraltında silah saklardı…

Teşkilat işlerini onunla konuşmaya hiç fırsatımız olmadı…

Hoş ya, konuşsak da bir şey söylemezdi…

Herkes gibi o da anlatmazdı…

Arif Hoca’nın da anlatmadığı gibi…

Ayhan Hikmet’le Ahmet Gürkan’ı kimlerin öldürdüğünü bilirdi Hoca…

Kaç kere sorduysam söylemedi…

-Bilmem, demedi…

-Söyleyemem, dedi…

Söyleyemem demek, bilirim ama söylemem demek…

Neden söyleyemediğini de şöyle izah etti:

-Henüz af çıkmadı!

Yani söylese, sanki soruşturma açılabilir ve o cinayetleri işleyenler tutuklanabilirdi…

Ki yersiz bir endişeydi bana göre bu…

Çok iyi bilindiği halde, yeraltı teşkilatında cinayet işlemiş hiç kimse şimdiye dek sorgulanmadı ve yargılanmadı…

Rum tarafı bile Rum öldürdüğünü bildikleri Türkleri yakalayıp yargılamadı…

İşte Mehmet Ali Tremeşeli…

Kapılar açıldığında Tremeşeli güneye geçmeye korkuyordu…

Tutuklanacağından endişe ediyordu…

Rumlar onun vaktiyle Küçük Kaymaklı’da bir kahveyi otomatik silahla tarayarak beş sivil Rumu öldürdüğünü biliyordu…

O dönemde dünya basınında yer alan kanlı bir olaydı bu…

Tremeşeli korkuyu attı daha sonra…

Güneye geçti…

Hatta EOKA’cı bir arkadaşı çok yardımcı oldu ona…

Onu köyüne götürdü…

Bir zamanlar aşık olduğu Rum sevgilisine…

Tremeşeli bunu bana anlatırken sordum ona:

-Kadın yıllar sonra seni gördüğünde ne yaptı?

-Korktu, tanımazlıktan geldi, dedi…

EOKA’cı arkadaşı onu güneydeki doktora da götürdü…

***

Kimin kimi vurduğunu Tremeşeli söyledi bana… Ancak,

-Yazma, ben öldükten sonra yazarsın istersen, dedi…

Yazarım da tanık var mı?

-Senin hesabında Türk yok mu, diye sordum ona…

-Bir tane, dedi. Görevi Alpay’a vermişlerdi, Alpay hiçbir yere tek başına gitmezdi… Ben onun tabancasını alıp 24 saatte bitirdim işi, dedi…

-Kimdi, dedim…

Yıldırım Çavuş, dedi…

***

Bayrak…

Kuran…

Silah…

Hala bozulmayan tek ant!

(27 Ocak 2020 tarihinde Afrika gazetesinde yayınlanmıştır)

About the author